5/12/2009 - Genelkurmay'ı n Bahçesindeki Heykelin hikayesi
. .. Biraz uzun ama
bilgilenmekte yarar var, çünkü bugün benzeri yaşanıyor.
Orgeneral Mustafa Muğlalı Olayı
Kıymeti
bilinmeyen, sırf görevini yaptığı için cezalandırılan insanların
başında Mustafa Muğlalı Paşa gelir. O'na millet olarak özür
borçluyuz.
Vefatının üzerinden 58 yıl geçmesine rağmen
Mustafa Muğlalı Paşa Türk Milleti ile sorunu olan malum çevrelerin
hala bir numaralı boy hedeflerinden birisidir. Mustafa
Muğlalı ne yapmıştır da, yarım asırdır Türkiye'nin ve Türklüğün
düşmanlarının hedefi olmaya devam etmektedir?
1882
yılında Muğla'da dünyaya gelen Mustafa Muğlalı, 1901 yılında Harp Okulunu, 1904 yılında Harp Akademisini bitirdi. Balkan savaşına
katıldı. 1. dünya savaşı sırasında Adana Bölge Komutanlığı Kurmay
Başkanlığı yaptı. Bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı'nın nüvesi
olan Teşkilatı Mahsusa'da çalıştı, onun devamı niteliğindeki
Zabitan Grubu'nun kurucuları arasında yeraldı. Zabitan
Grubu'nun bir müddet sonra adını değiştirdiği ve yine Muğlalı Mustafa Bey başkanlığında Yavuz Grubu olarak faaliyetini devam ettirdiği anlaşılmaktadır.
Kurtuluş savaşına Tümen
komutanı olarak katılan Muğlalı Mustafa, 1922'de Albay 1927'de
Tümgeneral oldu. Soyadı Kanunu çıkınca, Muğlalı soyadını
aldı.
23..Aralık.1930' da Menemen'de Devlete Karşı
ayaklanıp Genç Asteğmen Kubilay'ı şehit eden yobazları yargılayan
Harp Divanının başkanlığını yaptı. Bir kısım Medyanın
Mustafa Muğlalı düşmanlığının temelinde, bu mahkemenin reisliğini
yapması yatmaktadır.
1931-1939 yıllarında 1. ordu
komutanlığı, iki kez yüksek askeri Şura üyeliği ve 1943-1945
yılları arasında da 3. Ordu Komutanlığı yaptı. Mustafa Muğlalı'nın
haksızlığa uğramasına, 20 yıl hapse mahkum edilmesine yol açan
olaylar bu görevi sırasında cereyan etmişti.
1940'lı
yıllar... İkinci Dünya Savaşı yılları, ülkede yokluk
yaşanıyor. İngiliz, Fransız, Alman, Rus ve İran casusları ülkede
cirit atıyor. Doğu Anadolu ülkenin diğer kesimlerine nazaran daha
karışıktır. Yabancı ülkeler lehine casusluk iddiaları hergün ilgili
makamlara ulaşıyor. Devlet bölgede sıkıyönetim uyguladığı halde
hırsızlık, kaçakçılık, eşkıyalık, soygunculuk, ırza tecavüz
eylemleri engellenemiyor.
Casus mu, hain mi, eşkıya mı
olduğu belli olmayan bazı gruplar, bölgede güvenlik sağlamak için
canla başla çalışan askerleri de pusuya düşürerek şehit ediyorlar
ve kendilerine kucakaçan Irak ile İran'a kaçıp bir süre
saklandıktan sonra tekrar bölgeye dönüp eylemlerine devam
ediyorlardı. Bu çeteler, Türkiye'den büyük ve küçükbaş hayvanları
çalıyor, o sıralarda fiilen Rusların kontrolunda olan İran'a
götürüp satıyorlardı. Bu eşkıyalar Rus ve İran
makamlarınca da korunuyordu.
Bu eşkıya genelde iki
nüfus kağıdı taşıyordu. İran'da İran, Türkiye'de Türk vatandaşı
gözüküyorlardı. Bölge halkı bu eylemlerden dolayı canlarından
bezmişlerdi. İnsanlar kendilerini nasıl koruyacakları nı
bilemedikleri için orduya ve askere sığınıyorlardı...
Bölgedeki karışıklıklar artınca Orgeneral Mustafa Muğlalı,
çok deneyimli ve disiplinli bir asker olduğu için Üçüncü Ordu
ve Sıkıyönetim Komutanlığı'na getirilir. Hayatı
savaşlarda geçmiş olan Muğlalı Paşa işi çok sıkı tutar, canilere
karşı amansız bir mücadele başlatır ve bir takım tedbirler alır. Bu tedirlerler arasında; Siirt'teki gezici Jandarma
Taburu'nun bu bölgeye kaydırılması, çobanların silahlandırılması ,
gezici ekipler kurulması da vardı. Ayrıca, Paşa,
eşkıyanın sınır ötesine kaçmasını önlemek için de emrindeki
birliklere Irak ve İran'a kaçan eşkiyayı takip ve "gerekirse vur"
emri verir.
1943 yılında Van'ın Özalp İlçesi'nin sınır
bölgesinde İran'a kaçmaya çalışan bir grup, güvenlik güçleri
tarafından sıkıştırılır.. Çatışma çıkar ve dur emrine uymayan kürt
eşkıyalardan 33 tanesi öldürülür..
Bu olaydan sonra
bölgede az da olsa sükun sağlanır. Bölge halkı Paşa'ya
minnettar. Bölge huzur ve sükun içinde... İçişleri
Bakanlığınca, bölgede sükun sağlandığı için, Valiliğe, Jandarma
komutanlığına teşekkür yazıları yazılır.
20.Aralık.1943 tarihinde Van Cezaevinde yatan İsmail Özay isimli bir mahkum, TBMM'ne yazdığı dilekçesinde; bu 33 kişinin kaçmalarının sözkonusu olmadığını, bilerek katledildiklerini iddia eder, olaydan yaralı olarak kurtulup İran'da yaşayan kardeşinin affedilmesini ve olayın tahkikini talep eder.
Adalet Bakanlığının
Genelkurmay Başkanlığından kanunun adli takibinin yapılmasını
ilişkin talebine karşı, Mareşal Fevzi Çakmak'ın verdiği yanıt
yiğitçedir, Türk'çedir: "Ordu komutanı o günkü şartların gereğini
yapmıştır. Memleketin yüksek menfaati için gerekli tedbirleri
almıştır. Görevini yerine getiren bir komutanı mahkemeye veremem. Böyle Şey olamaz." Fevzi Çakmak'tan sonra Genel Kurmay Başkanı olan
Kazım Orbay'da aynı tavrı sürdürür.
1945
yılında 2. dünya savaşı sona erer. Her şey normale dönüşür.
1946 seçimleri sırasında bu olayı kendi lehlerine oya tahvil
etmek isteyen siyasetçiler bu olayı saptırırlar. Bir
taşla birkaç kuş vurulacaktır. İkinci dünya savaşı sırasında
yabancı ajanların kaşıdıkları Kürtçülük çıbanı yeniden kaşınarak
olay oya tahvil edilecek, Atatürk'ün yakın bir silah arkadaşı zor
durumda bırakılarak, şuur altlarındaki Atatürk düşmanlığına dayanan
aşağılık duygusu tatmin edilecek, Menemen olaylarında yargılamayı
yapan kahraman bir asker yargılanarak gerici çevrelere Menemenin
rövanşının alındığının mesajı verilecektir.
1946
seçimlerinden sonra Meclis'e giren Demokrat Parti milletvekilleri bu olayı yeniden Meclis gündemine getirirler. Öne sürülen iddia
şudur: "Çatışma sırasında öldüğü iddia edilen 33 insan masumdu ve
kurşuna dizildiler." Kıyamet kopar...
Muhalefet milletvekilleri bu olaydan Cumhurbaşkanı İnönü ile Milli Savunma Bakanı Ali Rıza Artunkal, İçişleri Bakanı Hilmi Uran'ı sorumlu tutarlar. İktidar ise Demokrat Parti'nin derdinin 33 masum
vatandaşın öldürülmesi değil, İnönü iktidarını yıpratmak ve oy
toplamak olduğunu söyler. Aylarca süren tartışmalardan
sonra bu olay hakkında Mecliste araştırma komisyonu
kurulur. Araştırma komisyonu o yılların olağanüstü şartlarını, o
olay sayesinde Muğlalı'nın ülke sevgisini, hiç dikkate
almaz. Kin ve intikam duyguları içerisinde hareket eder. Araştırma komisyonu hiçbir siyasiye, hiçbir bürokrata suç yüklemez. Tek suçlu Orgeneral Mustafa Muğlalı ile Necdet Bilgez ve Bilal Bali isimli yedek subaylardır.
Meclis Araştırma
komisyonu kararından sonra dava açılır ve 1947 yılında emekli olan
kahraman Mustafa Muğlalı Paşa yargı önüne çıkarılır.
Mahkeme, 1943 yılının şartlarına, o tarihte bölgede cereyan
eden olayların vahametine, o ortamın düşünce ve gereklerine göre
değil 1948 yılının normal şartlarının havasına göre yürür. Muğlalı Paşa, yargılama boyunca bir Türk komutanına yaraşır şekilde bütün sorumluluğu üzerine alır ve zamanın hükümetini hiçbir şekilde suçlamaz. "Bu subaylara emri ben verdim, onların suçu yoktur. Yaptıklarım suç ise tek suçlu benim" der. Hakimin "Ya emrinizi
yerine getirmeseydiler" sorusuna; "O zaman şakileri kendim
vururdum." yanıtını verir.
33 şakinin yok edilmesi
sırasında oh diyenler, Muğlalı Paşa'yı takdir edenler,
alkışlayanlar, başka bir havanın, başka hesapların insanı olmuşlardır. Oy kaygısı her şeyin önüne geçmiştir. Mustafa Muğlalı Paşa Atatürk'ün silah arkadaşı olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bu olay karşısında parmağını bile kıpırdatmaz. Ve mahkeme sonucu gerçekten çok hazindir: Hayatını Türk Ordusuna ve Türkiye Cumhuriyetine adamış olan Mustafa Muğlalı Paşa "33 masum(!) insanı öldürmek suçundan" idam cezasına çarptırılır...
İŞTE REZALETİN PERDESİ
Daha sonra cezası 20 yıl hapse çevrilir. 33 tane
eşkıyaya hak ettiği cezayı verdiği için ödüllendirmesi gereken Mustafa Muğlalı Paşa, politik yalakalığın, siyaset oyunlarının kurbanı olur. Türk yargısının siyasi kararlarından birisi olan bu
yargılama sonucunda, tek mahkumiyet Mustafa Muğlalı
içindir. Başka hiçbir kimse ceza almaz... Mahkeme,
eşkıya artıklarının ifadelerini Türk Askerinin ifadesine tercih
etmiştir.
Mahkeme sonrası Askeri Yargıtay bu kararı
bozar. İkinci bir mahkeme dönemi başlar ama bu sırada kahraman
Türk Ordusu'nun bir neferi olan, bütün ömrünü Türk Yurdu'nun
bağımsızlığına adayan Mustafa Muğlalı Paşa bu durumu hazmedemez;
bulunduğu cezaevinde kahrından 11 Aralık 1951 tarihinde, 70 yaşında
vefat eder.
Türk gibi düşünen tek kurum olan Türk
Silahlı Kuvvetleri, Mustafa Muğlalı Paşa'nın naaşını Devlet
Mezarlığına naklettirdi ve kahraman Türk komutanlarının
heykellerinin yer aldığı Genelkurmay bahçesindeki Ölmezler Yolu'na
O'nun heykelini diktirdi.
58 yıldan sonra "garp
cephesinde yeni bir şey yok". Şimdi de "PKK artıkları"nın, "çakma
haham"ların iftiraları şerefli komutanlarımızın sözlerinden daha
değerli bulunuyor.
-ALINTIDIR-
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/11/2009 - PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜNÜN 10 KASIM KONUŞMASI
Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Rektörü Prof.Dr. Fazıl
Necdet Ardıç'ın, Atatürk'e ölümünün 71'inci yıldönümü dolayısıyla
yazdığı mektupta ilginç ifadeler yer aldı.
Tersname şeklindeki
mektubuyla önce şaşırtan, ardından eleştirilerini sıralayan Prof. Dr.
Ardıç, öğrencileri tarafından uzun süre ayakta alkışlandı.
Pamukkale
Üniversitesi'ndeki Atatürk'ü anma törenlerine Rektör Prof. Dr. Fazıl
Necdet Ardıç'ın yazıp öğrencilerine okuduğu mektup damgasını vurdu.
"Değerli büyüğümüz, liderimiz, sevgili atamız; bugün sen doğalı 128,
Cumhuriyet kurulalı 86, seni kaybedeli 71 sene oldu" diye başlayan
mektupta, şu ifadeler yer aldı:
"Geçen senelerde çok çalıştık,
hiç durmadık. Vatanımız güllük gülistanlık. Her köşesini demir ağlarla
ördük. Çevremizdeki komşularımızla oluşturduğumuz barış çemberi devam
ediyor. Emperyalist güçler hala bize diş geçiremediler. Madenlerimizin
hepsini bulduk, ekonomimize kazandırdık. Osmanlı Bankasından aldığımız
dersle milli bankalarımızı koruyoruz. Türk sermaye birikimi zorlukla
oluştu, fabrikalar kurdu, onların yüzyıllık fırsatçı uluslararası
sermaye önünde ezilmemesine dikkat ediyoruz. Bilim adamlarımızın
geliştirdiği yeni ürünlerle dünyanın her yerinde aranan mamülleri
üretiyoruz. Bu yüzden işçilerimiz refah içinde ve mutlu. O çok önem
verdiğin eğitim sistemimiz süper, bırak okuma-yazma bilmeyen
kalmamasını herkese fırsat eşitliği, kaliteli eğitim, uzmanlaşma en üst
düzeyde. Toplumun eğitim düzeyi yüksek, boş zamanlarında herkesin
elinde bir kitap! Güzel sanatlar ve spor hayatımızın içinde,
herkesin ilgilendiği bir uğraşısı var. Her şehirde tiyatrolarımız,
sanat gruplarımız hem halkımızı devamlı eğitiyor, hem de sosyal
ortamlar sağlıyorlar. Hele kütüphanelerimizi görmeni isterdik.
Çiftçimiz her zamanki gibi baştacımız, köyde olmak eğitimsiz olmak
anlamına gelmiyor. Kendi tarlalarımızda kendimize yeterli olmak için
çok çalışıyoruz. Milletimizin birliği, ortak dilimiz sayesinde pekişti.
Devletin parası hepimizin ortak varlığı, yokluk günlerini unutmadık,
çok titiz bir şekilde harcanıyor. Borçlarımızın hepsinden kurtulduk,
hatta bazı ülkelere boyunduruk altına girmesin özgür kalabilsin diye
borç bile verebiliyoruz. Halkımızın maneviyatı sağlam, istediği gibi
ibadetini yapıyor, kimsenin kulu değil, çünkü dininin kurallarını
Türkçe öğreniyor, ibadetini Türkçe yapıyor. Bu konuda fırsat olmayınca,
onları kandıracak ruhban sınıfı da kalmadı. Kurduğun tarih
kurumları sayesinde, kendi tarihimizi hem materyalist çıkarcı batı
bakışından, hem İslamik Arap emperyalizminden, hem tek yanlı kindar Çin
söylemlerinden kurtardık."
"SENİ DANSÖZ GİBİ PASTADAN ÇIKARIYORLAR"
Bu ifadeler törendeki öğrencilerde şaşkınlık yaratırken, Rektör Ardıç, mektubuna şöyle devam etti:
"Değerli
Atam, Lütfen kızma, seninle eğlendiğimizi düşünme. Senin zaten
gerçekleri bildiğini biliyoruz. Bütün bunları; 71 yıldır atılan o
gösterişli, ağlak nutuklardan, samimiyetsiz törenlerden sıkılmışsındır,
mektubun girişinde seni birazcık gülümsetebilir miyiz diye yazdık.
Çünkü senden hatıra kalan resimlerdeki o içten tebessüm sana çok
yakışıyor. Doğrusunu istersen, senin gibi liderler artık bu günlerde
pek muteber sayılmıyor. Seni bekarlık partilerindeki dansözler gibi
pastadan çıkarıyorlar. Açık konuşmak, düşünmek, yorulmadan çalışmak
değer kaybetti. Artık fikir tartışmaları bile farklılaştı, halkın kimin
ne demek istediğini anlamasına imkan yok. Toplum mühendisliği öyle
gelişti ki, artık tutarlılığa bile gerek kalmadı. Öyleki fikrin
başlığı, sloganı ve içeriği tamamen farklı olabiliyor. Barış isteyerek
savaş, birlik isteyerek ayrılık, eşitlik isteyerek sömürü,
demokrasi isteyerek baskı kolayca yapılandırılabiliyor. Ama sen
bunların olacağını zaten biliyordun. Bize nelerle karşılabileceğimizi
açıkça söylemiştin. `Ey Türk Gençliği' diyen sesin hala kulaklarımızda.
Gençken bu hitabeyi her okuyuşumuzda hepimiz içimizden `üzerimize
düşeni yaparız elbet' demiştik. Şu anda kaçımızın hala aynı fikirde
olduğunu tahmin etmek biraz zor. Neyse! Senin ideallerine inanan, seni
putlaştırmamış, her olayı bilimin penceresinden değerlendiren bizler
buradayız. Eskisi kadar çok değiliz. Senin gösterdiğin yolun değil de
senin yarattığın gücün etrafında toplananların hepsi yolda döküldü.
Kimisi paranın gücüne, kimisi iktidar nimetlerine dayanamadı. Kimisi
dünyada popüler olmayı, ülkesinde onuruyla yaşamaya yeğ tuttu. Kimisi
korktu. Anlık rüşvetleri, çocuklarının geleceğine tercih etti. Kimisi
hümanist kesildi. Tarihin neden tekerrür ettiğini unutup, ülkesine
başkasının gözlükleriyle bakmaya başladı. Kimisi sivil toplum örgütçüsü
oldu. Parayla fikir ithalatçılığı yaptı. Kimisi kendine iktidar alanı
açmak için, bugüne kadar bu ülkeyi yüzlerce kere dolandırmış kişilerle
işbirliği yapıp, onları idare edebileceğini sandı.
"ŞİKAYET EDİYORUZ DİYE DÜŞÜNME"
Ama
hepsinin vicdanı, 128 yıl önce doğan senin görüşlerinin, günümüzde de
hala geçerli olmasını kaldıramadığından, bütün yapılanların senin
görüşlerine uygun olduğunu anlatmak için neler uyduruyorlar neler,
yaratıcılıkta sınır yok, keşke görebilseydin. Artık yolumuza onlarsız
devam ediyoruz. Bu anlattıklarımı sakın bir şikayet veya bir çaresizlik
ifadesi olarak düşünme. Sadece bize gerçekleri görmeyi, ona göre
politikalar üretmeyi, kendine ve milletine güvenerek onurlu davranmayı
sen öğrettin. Sen aramızdan ayrıldıktan sonra ulusal hedeflerimize
konsantrasyonumuzu kaybettik, birbirimizle uğraştık, küçük
kurnazlıklarla vakit kaybettik, düşmanlarımızın ülkemizin planlarına
müdahil olmasına izin verdik. Kişisel çıkarlarını siyaset diye
yutturanlarla, milleti için fedakarca çalışanları birbirinden iyi
ayıramadık. Ağaları, şeyhleri, savaş zenginlerini, saltanat meraklılarını,
din bezirganlarını yeniden hortlattık. Senin yönetimine diktatörlük
diyenlerin, demokrasi diye diye nasıl kendi krallıklarını kurduklarını
zamanında farkedemedik. Ama artık daha tecrübeliyiz. Kolay kolay,
gazete haberlerinin, kimin çektiği belli olmayan filmlerin, yalancı
kahramanların tuzaklarına düşmüyoruz. Bütün hatalarımıza rağmen
uğraşıyoruz, didiniyoruz, anlatıyoruz, uyandırmaya çalışıyoruz.
"NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE DEYİŞİNİ ÖZLEDİK"
Bizimle
dalga geçiyorlar: Emperyalizm çağının bittiğini, dünyada bütün
ülkelerin barış içinde, uygarlık yolunda yürüdüğünü artık bizi millet
yapan, bu vatanda birarada tutan bu fikirleri bırakmamız gerektiğini
söylüyorlar. Üzülmüyoruz, yılmıyoruz, tekrar uğraşıyoruz, tekrar
anlatıyoruz. Biz, daima burada olacağız. Ama, seni özledik. Senin
ufkunu özledik. Yol göstericiliğini, milletine her zaman güvenmeni,
senin onurunu özledik. Senin sarı saçını, mavi gözünü, dostluğunu
özledik. Vatanın için verdiğin emeği, yaptığın fedakarlığı, bizleri hep
biraraya getirmeye çalışmanı özledik. Her kelimeni dikkatle seçişini,
kim olursa olsun karşındakine gösterdiğin saygıyı, sözlere yüklediğin
anlamın derinliğini özledik. Bağımsız karakterini, barışa hasretini,
gerektiğinde çizmelerini çekip savaşa hazır olma kararlılığını özledik.
Kendi kendini eğitmeni, okumadan bilenlerle tartışmadan karar
vermeyişini özledik. `En hakiki mürşit ilimdir' diyen sesini, bilim
adamlarına verdiğin desteği özledik. Davet edilmeden hiçbir
uluslararası kuruluşa yüz vermeyişini, dış seyahatlere gitmeden bütün
kralların seni ziyarete gelişini, milletine uşak dedirtmeyen özgüvenini
özledik. Uzak görüşlülüğünü, çocuklara olan sevgini, gençliğe güvenini,
geleceğe olan inancını özledik. `Ne mutlu Türküm diyene' deyişini
özledik. Seni Özledik.
"SEN RAHAT UYU"
Senin inançlarını,
yaptıklarını, herşeye rağmen, üniversitemizde yaşatıyoruz.
Hedeflerimizi hiç değiştirmedik, Halkımızın refahı, Vatanımızın
bütünlüğü, Vicdanımızın özgürlüğü, Birey olmanın özgüveni, Bilimin
ışığı. Atam, hepimiz, öğrettiklerini, seni, unutmadık. Sen rahat uyu.
En derin saygılarımızla ve en içten sevgilerimizle."
PAÜ Rektörü
Prof.Dr. Fazıl Necdet Ardıç'ın, öğretim elemanları, memurlar ve
öğrenciler adına okuduğu mektup uzun süre alkışlandı.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/11/2009 - ONLAR HEP VARDI
Mustafa
Kemal Paşa ve arkadaşlarının önünde de onlar vardı. Devrildiler...
Onları hep hatırlamak lazım!.. Hatırlayınca, 1919’ların önemi daha çok
anlaşılacaktır...
İşte “onlar” Milli Mücadele yılları işbirlikçileri...
VAHDETTİN
“İngiliz ulusuna karşı beslediğim sevgi ve hayranlık duygularımı babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Ümidimi Allah’tan sonra İngiltere’ye bağladım”
Sadrazam Tevfik Paşa:
“Tevfik Paşa İngiltere ile gizli bir anlaşmaya varılarak Osmanlı
Devleti’nin kalan ülkesinin birliğinin ve İngiltere’ye bağlılığının
sağlanmasını istedi.” Yüksek Komiser Amiral Calt Horpe’un raporundan.
06.06.1919
“Ankara, Sevr Antlaşmasını kabul etmelidir.” 04.11.1920, A. İzzet Paşa kuruluna verdiği talimattan. “Anadolu’yu boşaltmaları karşılığında, Trakya Yunanlılara bırakılabilir.” 19.09.1921 Bakanlar Kurulu.
Sadrazam Salih Paşa: “İngiltere’ye direnip durmak gereksiz ve tehlikelidir.” 20.08.1921
Hariciye Nazırı Mustafa Şerif Paşa:
“Kendim, kabinedeki arkadaşlarım, Sultan ve geniş bir halk kitlesi
adına katiyet ve ciddiyetle temin ederim ki umumun arzusu İngiltere
tarafından idare edilmeliğimizdir.” 16.12.1918, İngiltere Ordu Komutanı General Milne’e..
Hariciye Nazırı Sefa Bey: “Hükümet Ermenilere toprak verilmesini kabul ediyor.” 29.01.1921, İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold’a..
Adliye Nazırı Ali Rüştü: “General
Paraskevopulos’un ordusu, şimdi sürat ve şiddetle harekâta devam
eyleyecek olursa, birkaç haftada Ankara Surları önünde bulunacaktır.
Yunan ordusunun başarısı için dua ediniz! Bu ordu bizim ordumuzdur!”
12.07.1920
Nazır Rıza Tevfık: “Anadolu
direnişi bir blöftür. Avrupa medeniyeti Anadolu’yu bu zararlı haşereden
temizleyecektir. Hüküm galibindir. Medeniyeti temsil eden İngiltere
gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır.” 1920
İngiliz Muhipler Derneği Başkanı, Adliye Nezareti Müsteşarı ve yazar Sait Molla: “İngiltere
Osmanlı Devleti’nin yönetimine el koyarsa, saltanat ve hilafetin
İngilizler elinde bulunduğunu gören Mısır ve Hindistan Müslümanlarının
da İngiltere’ye dost olmanın gereğine inanacakları...”
Yazar ve Nazır Ali Kemal: “Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nın hangi kavmi başardı ki biz başarabilelim.”
06.02.1921 “Düşmanlar, Teşkilat-i Milliye’den bin kere daha iyidir.” 23.04.1920 “Kars
alındı. Demek ki işlemediğimiz bir hata kalmıştı. Ermenistan’a taarruz
ile onu da tamamladık... Ankara yâranı nihayet meramlarına erdiler.
Ermenistan’a yürüdüler. Kars’ı işgal ettiler.” 11.11.1920 “Ankara’dakilerin
Yunanlılara hâlâ meydan okumalarına çılgınlıktan başka bir sıfat
verilemez. Yunanlılarla aramızda akılca da, ilimce de, kuvvet
bakımından ve her açıdan bu kadar fark varken onlarla muhabereye
girişilemez.” 07.08.1920
Yazar Refii Cevat Ulunay: “Türkler kendi güçleri ile adam olamaz. İngilizler elimizden tutup bizi kurtaracak.” 21.05.1919
“İstiklâl diye bağıranlar kötü niyetlidir.” 31.08.1919 “Tek çarenin galiplerle uyuşmak ve anlaşmak olacağı bu kafasızlarca ne zaman anlaşılacak?” 23.03.1920 “Milliyetçi
hareketi yok etmek, millet için var olma meselesidir... O alçaklara
karşı çıkanlar, dine, halifeye, milliyete unutulmaz hizmette bulunmuş
olacaklardır.”
04.04.1920 “Yunanistan kısa zamanda Mustafa Kemal kuvvetleri denen çapulcuları tamamen tepeleyecektir.” 08.09.1920 “Anadolu ile değil, Yunanistan ile anlaşmalıyız.” 15.10.1920
Jandarma Genel KomutanI Kemal Paşa:
“Yunanla çarpışmaktan vazgeçiniz. Zira bu teşebbüsünüz beyhudedir.” 3.08.1919
DİNCİ ÇEVRELERDEN:
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi(Mason) “Benim
elimden gelse Türkleri Arap yaparım, diğer Müslümanları da. Bunların
vaktiyle Araplaşmadığına da çok eseflenirim. Arap dili, ne Türk diliyle
ne de Çerkez diliyle kıyas kabul etmeyecek derecede üstünlüğe sahip
olduğundan, insanın, milliyetin küçüğüne sahip olup da onunla iftihar
edeceğine büyüğüne sahip olarak onunla iftihar etmesi daha kârlı ve
makul olur.” (Yarın Dergisi, 14 Nisan 1930)
DİVİTLİ EŞREF Hoca: “İngilizlere meydan okuyoruz. Bu en büyük küfürdür.” 1920 "Kim milliyecilerle birlikte Yunana karşı giderse şeran kâfirdir”. 1920
İslam yüceltme derneğinin bildirisi : “Yunan
ordusu halifenin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir.
Asıl kafası koparılacak mahlûkat Ankara’dadır.” 1920
Nasıl, ilginç mi?!..
Behiç KILIÇ
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/6/2009 - 21 HAZİRAN 2009 DA İZMİR' DE CUMHURİYET MİTİNGİ YAPILACAK

KARDEŞLER !!! BAYRAĞINIZI KAPARAK GELİN VE SİZ DE BİRER GELİNCİK OLUN. İZMİR GÜNDOĞDU MEYDANINDA YİNE BÖYLE GELİNCİKLER AÇSIN. 21 HAZİRAN İZMİR İÇİN YİNE UNUTULMAZ BİR GÜN OLSUN.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
18/3/2009 - ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİNİN 94. YILI KUTLU OLSUN
ÇANAKKALE SAVAŞLARI’NI DOĞRU ANLAMAK VE ANLATMAK (Çanakkale Zaferi, Türk askerinin ruh kudretini gösteren hayret edilecek ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebeleri’ni kazandıran bu yüksek ruhtur) Mustafa Kemal Bir çoğumuz gibi ben de Çanakkale Savaşları hakkındaki gerçeklere ulaşabilmek için oldukça fazla sayılabilecek miktarda yayını inceledim. Araştırmalarım sırasında; Çanakkale Savaşları’nı iki farklı aşamada inceleyip adlandırmak gerçeğini gördüm. Birincisi; 3 Kasım 1914 tarihinden 18 Mart 1915 tarihine kadar süren ve tamamen Çanakkale Boğazı ve yakın çevresinde gerçekleşen deniz savaşlarıdır ki 18 Mart 1915’de Çanakkale Deniz Zaferi’yle sonuçlanmıştır. İkincisi ise; 25 Nisan 1915 – 9 Ocak 1916 tarihleri arasında Gelibolu Yarımadası’nda gerçekleşen Kara Muharebeleri(bu isimlendirme kapsamında, Arıburnu, Kirte, Bombasırtı, Zığındere, Kerevizdere, Kanlısırt, Conkbayırı ve Anafartalar Muharebeleri ilk başta söylenebilir…)’dir. Sonuçta, Muharebelerin kış aylarına(Kasım, Aralık-1915) denk gelen günleri, zamanla kısmi çatışmalar yaşansa bile, daha çok geri çekilme ağırlığının yaşandığı dönem olarak kabul edilir. Son düşman askeri 9 Ocak 1916 tarihinde Gelibolu Yarımadası’ndan ayrılmış ve Kara Muharebeleri de Türk Askeri’nin kesin zaferiyle sonuçlanmıştır. Gerek Deniz Zaferi ve gerekse Gelibolu Kara Muharebeleri’ni birlikte adlandırdığımızda; Çanakkale Savaşları’nın, Türk Tarihi’nin onurlu sayfalarında hak ettiği yeri almış olan zaferlerin en önde geleni olduğu gerçeği çıkar karşımıza. Ancak, özellikle son yıllarda Çanakkale Savaşları’nın yalan dolana bulanıp, olayların ve dolaysıyla da tarihimizin hurafelerle gençliğe sunulduğunu görmenin de acısını yaşıyorum. Dostlarımdan yakınma dolu bir çok ileti de alıyorum. Çanakkale ve Gelibolu’yu gezenler, oradan yüzleri asık ayrıldıklarını söylüyorlar. Çanakkale Deniz Zaferi ile Gelibolu Kara Muharebeleri’nin, gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmayan uydurma bir tarih haline sokulup, Milli Parklar’da görevli rehberlerce insanlarımıza anlatıldığı sıkça duyulmaya başlandı. * * * Çanakkale Savaşları’na hurafelerin bulaştırılması azımsanacak, hafife alınacak ve küçümsenecek bir şey değil. Yapılanlar gayet sistemli bir şekilde gerçekleştiriliyor. Bu uyduruk tarih ve olayların, hurafelere bulanmış şekli kitaplar, rehber dokümanlar ve broşürler haline getirilmiş, muharebelerin cereyan ettiği yerleri ve dolaysıyla da Şehitliklerimizi gezmeye getirilen çocuklarımız ve gençlerimizin hizmetine sokulmuştur. Maalesef, genç beyinler yalan yanlış bir tarihle bulandırılmaktadır. Adının önüne ‘tarihçi’ sıfatı ekleyen bir kısım insanların, Çanakkale ve Gelibolu hakkında yazıp kitaplaştırdıkları yenilir yutulur cinsten anlatımlar değil. Birkaç örnek vermek gerekirse; 1- Nusrat mayın gemisinin döktüğü 26 adet mayın konusunda, Cevat Paşa’nın önceden rüya görmesi, bir-iki gün sonra aniden ilahi bir sesle irkilip, denizi kaplayan Nur’u fark etmesi ve ak saçlı, nur yüzlü bir ihtiyarın da rüyayı bir güzel yorumladıktan sonra 26 mayının denize dökülmesi! 2-Hz. Muhammed’in, Çanakkale Savaşı esnasında güya türbedarının rüyasına girerek: ‘Ben şimdi Medine’de değil, aksine Çanakkale’deyim. Müslüman askerlerimizi yalnız bırakmaya gönlüm dayanmadı. Şimdi onlara yardım etme geldim’ demesi… 3-Anadolu’dan Çanakkale ve Gelibolu’ya taburlar halinde erenler, veliler, evliyalar ve enbiyalar gelmesi, beyaz sarıkları ve uzun yeşil cüppeleri içindeki bu ermiş ve ulu kişilerin, çıkarmanın yapıldığı koyda, uçurumun başından beri Anzak askerlerinin uçarak üzerlerine atlamaları ve onları perişan etmeleri… 4-Gelibolu yarımadasının Saroz Körfezi’ne doğru olan bir kısmında(…ki bu tür anlatımlarda hiçbir zaman yer ve isimler net olarak söylenmez) kıyıdan içerilere doğru keşif için hareket eden İngiliz askerlerinden Norfolk-5 taburunun, gökten inen beyaz ve yoğun bir bulut tabakası tarafından alınıp yok edilmesi… Dikkat edilirse, ele aldığım bu birkaç örnekten hiç birisinin doğrulukla ilgisinin bulunmadığı, akıl ve bilimsel verilerle uyum sağlamadığı hemen fark edilir. * * * Nedense Çanakkale ve Gelibolu anlatılırken Mustafa Kemal’den hiç söz edilmiyor, hatta adı ağızlara bile alınmıyor. Elbette Çanakkale hakkında yazılmış dürüst ve saygıdeğer araştırma ve çalışmalar da var. Bunlara bir diyeceğim asla olamaz. Ancak, bu uydurukçuların ve soytarıların da işi iyice azıttığı ortada. Allah’a inanmak başka şey, böylesi uyduruk tarih hikayelerine ve hurafelere Allah’ı karıştırmak başka şey. Buna ne Allah’ın ihtiyacı vardır; ne de inanç sahibi kulların ihtiyacı olmalıdır… Tarihe bulaştırılan yalan-dolanın inanca da bulaştırılması; en hafif deyimiyle Allah’a ve Kur’an Dini’ne saygısızlıktır. Ancak, Çanakkale Savaşları’nda Mustafa Kemal ve başarılarından söz etmemek uğruna, işe, inanca saygıyı bir kenara bırakıp Allah’ı ve Hz. Muhammed’i karıştırma ve olayların hemen tamamını hurafelerle gençlerimize sunmanın ve onların gencecik beyinlerini bulandırmanın, Ülkemizin geleceği açısında büyük bir tehlikeyi göz göre göre beslemek olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim. Çünkü, tarihini bilmeyenlerin ülkesini koruyamayacağı, yönetemeyeceği ve kalkınmasını başaramayacağı kesin bir gerçektir. Aksini iddia etmek, örneği tıpkı günümüzde görülebildiği üzere, tarihinden habersiz bir kısım yöneticileri işin başına getirip, sömürüye davetiye çıkarmakla eş anlamlıdır. Zamanla sohbet ettiğim bazı gençlere Mustafa Kemal’in Conkbayırı’nda askerlerini saldırıya kaldırmadan önce etrafına topladığı subaylara verdiği: ‘Size Ben saldırıyı emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde, yerimizi başka kuvvetler ve komutanlar alabilir…’ şeklindeki emrini hatırlattığımda; yüzüme, şaşırmış ifadelerle bakışlarını hiç unutmuyorum. Maalesef, sahte tarihçiler ve hurafeciler, bir kısım gençlerimizin ilgilerini başka alanlara çekmeyi başarmış gözüküyorlar. Halbuki; Mustafa Kemal bu harekattan söz ederken; ‘Kazandığımız an işte bu an’dı’ diye bahseder… Çok acıdır ki; tarihi yalana bulayıp, Çanakkale Savaşları’nı hurafelerle anlatanlar, Çanakkale’yi bir askeri zafer olarak anlatmak yerine hurafeler sergisi haline getiriyorlar. Amaçları Mustafa Kemal’i küçük düşürmeye çalışmak ve dünyanın O’nu tanımasına ve bilmesine neden olan Çanakkale Savaşları’nda yok saymak, hatta ellerinden gelse hiç bahsetmemektir. Böylelikle; Mustafa Kemal ve O’na ait olan değerleri, bir başka yönden de yok edebileceklerine inandıkları açıkça sırıtmaktadır. * * * Çanakkale Savaşları, dünyada bir eşi-benzeri daha olmayan olağanüstü bir olaydır. Bu ulvi savaşın yalana-dolana, uydurmacalara, bulutlara, rüyalara, abartıya ve hele hele hurafelere hiç ihtiyacı yoktur. Bunu, dünya da böyle kabul etmiştir. Geleceğimizin teminatı olan çocuklarımız ve gençlerimizin beyinlerini bulandırmanın, onlara gerçek tarihimizi anlatmak varken, hurafelerle beslenmiş bir saçmalığı tarih olarak sunmanın kasıtlı ve maksatlı yapıldığını düşünüyorum. Çanakkale Savaşları Milli Mücadele ve Cumhuriyet’le birlikte bir bütünün üç önemli parçasından birisidir… Birini diğerinden ayrı tutmak, abartılara boğup diğerinden farklı boyutlara çekmeye çalışmak maksatlı olarak yapılmış kabul edilir ki; bu ihanetle eş anlamlıdır. Çünkü, Kuva-yı Milliye ruhunun temeli Çanakkale’de atılmıştır. Biz, Atatürk İlke ve Devrimleri’ne inanmış ve Laik Cumhuriyet’in Temel Değerleri’ne ve bugüne değin elde edilmiş Kazanımları’na bağlı olan Atatürk Gençliği olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Önsözü olarak kabul edilen Çanakkale Savaşları’yla birlikte Mustafa Kemal Atatürk ve O’na ait olan bütün değerleri korumada üzerimize düşeni yapmakla yükümlüyüz. Çocuklarımıza, gençlerimize ve Türk Ulusu’na gerçek tarihin anlatılmasını sağlamak da bu yükümlülüğümüz içindedir. CENGİZ ÖNAL Cumhuriyet Neferi www.cengizonal.blogspot.com Çanakkale zaferini kazandıran vatan sevgisi, bayrak sevgisinden ve inançtan oluşan Çanakkale ruhunu asla kaybetmemeliyiz. Bizi bir arada tutan bu ruhtur. Bu ruh giderse ne vatan ne bayrak sevgisi kalır.
|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
İlgi Alanlarım; Atatürk, vatanım, bayrağım, ülkemi ilgilendiren herşey.
Arkadaşlarım
� ahmetdursun374 � vaveyla � dilara45 � marypoppins � banuca � mvkelebek � kastamonunet � nurdanfulya � guvenavticaret � nstar � TÜRKİYE BAYRAKST � cicim � begonya35 � ikizizbiz � kadineli � aslanbaysevinc � nescafe � merakediyorum � gazikemal � İnsiyaki Milli � Sezgin KOŞAR � ozgan ca � sevdasiirleri � Türk Bayrağı � ermeniler � musateker � habeascorpus � rainbow7 � derinsozler � dusbahcesi � ilhankoruyucu � pirosuskun � gurunms � Blogcu Yardım � ilginclikler � siiryarismasi � gullerinkalbi2 � gullerinkalbi3 � tekyolkemalizm � gizemliruzgar � guncelyazi � muharremmetinkorkmaz � horseracing � senolsan � kova927 � suskunciglik � tanrimisafirlerim � sevpazarlamakazan
|